|
Mazhar-ı Can-ı Canan |
|
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, evliyanın büyüklerindendir.
Seyyiddir. Silsile-i aliyyenin yirmi yedincisidir.
İsmi, Şemseddin Habibullah'tır. Babası Mirza Can'dır. Onun ismine
izafeten Can-ı Canan denilmiştir. 1701 yılında doğdu. 1781’de şehid
edildi. Ceddi, ileri gelen devlet adamlarından olup, Teymuriyye
sultanlarına yakınlıkları vardı. Babası Mirza Can, mevki ve makamı
terk edip, fakirliği ve kanaati tercih etti. Servetini Allah için
fakirlere dağıttı. Kızının nikahı için ayırdığı yirmi beş bin
rub'iyye miktarındaki altını, bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda
olduğunu işitince, tamamen ona hediye etti. Babası, memleketinde,
merhameti, üstün ahlakı, insani meziyetlerinin üstünlüğü ile
tanınmış bir zattı.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, Zeka, fehm ve anlayışının
parlaklığını gören firaset erbabı, onun yüksek bir fıtrata,
yaratılışa sahip olduğunu söylerlerdi. Babası, onun terbiye ve
taliminde, ilim öğrenmesi hususunda çok dikkat gösterdi. Daha küçük
yaşta ilim, marifet öğrenmeye ve çeşitli maharetler kazanmaya
başladı. Kıymetli ömrünü çocukluğundan itibaren gayet iyi
değerlendirdi. İlim ve marifeti yanında ayrıca çeşitli sanat ve
maharetleri öğrendi. Kendisi şöyle demiştir: "Çocukluğumda İbrahim
aleyhisselamı rüyamda görüp, çok iltifat ve ihsanlarına kavuştum.
Yine çocukluğumda Hz. Ebu Bekiri ne zaman hatırlayıp ismini ansam,
mübarek sureti karşıma çıkardı. Ruhaniyetini gözümle görürdüm. Bana
çok iltifatta bulunurdu."
Yine şöyle anlatmıştır:
"Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu. İmam-ı Rabbani
hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda imam-ı Rabbani hazretlerinin
ruhaniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işaret etti. Bu hâli
babama söyleyince; "Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifade
edeceksin" dedi. Allahü teâlâ benim tinetime, sünnet-i seniyyeye
ittiba etme, uyma hasletini yerleştirmiş."
Kendisi ilim tahsilini şöyle anlatmıştır:
"Farisi lisanını ve diğer bazı bilgileri babamdan, Kur'an-ı kerimi,
tecvid ve kıraat ilmini Kari Abdürresul'den, akli ve nakli ilimleri
de zamanımızın âlimlerinden öğrendim. Hacı Muhammed Efdal'den,
tefsir ve hadis ilmi öğrendim. On beş yaşında iken kendisinden ilim
öğrendiğim hocam Hacı Muhammed Efdal, bana bir takke hediye etmişti.
Bunun bereketi ile zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi okuyup
öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsilimi tamamladıktan sonra, bir
müddet de talebelere ders verdim. On altı yaşında babam vefat etti.
Vefat etmeden önce şöyle vasiyet etti: "Bütün vaktini, kemalatı,
olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli
ömrünü boş şeylerle geçirme."
Babamın vasiyetine uyarak, ilim öğrenmeye ve öğrendiğim ilimle amel
etmeye devam ettim. Bir gece rüyamda evliyadan bir zatı gördüm.
Mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını başıma koydu." Bu
rüyadan sonra gönlümde makam ve mevki arzusu hiç kalmadı. Tasavvufa
yönelme arzusu iyice fazlalaştı. Bir defasında rüyamda gaybdan bir
ses; "Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidayete kavuşması ve
onları hidayete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle
olacak!" dedi. Bu rüyayı da görünce tasavvufa yönelip, batın
nisbetini elde etmek arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak
için Seyyid Nur Muhammed Bedayuni'nin huzuruna gittim. Mübarek
yüzünü görünce marifet sahibi bir zat olduğunu anladım. Sünnet-i
seniyyeye son derece bağlı, dinin emirlerine tam uyan, yüksek ahlak
sahibi bir zat idi. Sohbeti kalbe safa veriyor, cana can katıyordu.
İyice anlaşılmıştı ki, arayanlar maksada onun huzurunda kavuşuyor,
ölmüş kalb onun huzurunda dirilip itminana eriyor. Hakk'a kavuşmak
orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabul etmesini arzedince,
istiharesiz talebe kabul etmediği halde beni derhal kabul etti.
Feyzleri o kadar bereketli ve tesirli idi ki, bir teveccüh ile
talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine
kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifatına kavuştum.
Kısa zamanda Nur Muhammed Bedayuni hazretlerinin sohbetinde
yetiştim. Tasavvuf hallerine gark olmuştum. Ben, muhabbet-i ilahinin
sarmasından, cezbenin çokluğundan uykuyu, istirahati, yemeyi, içmeyi
terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp yalnız başıma dolaşmaya
başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı yemiştim. Vaktim hep
kendimden geçmiş bir vaziyette ve murakabe halinde geçiyordu. Asıl
maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihayet o hale geldim ki;
"Rabbini görüyormuş gibi ibadet et" hadis-i şerifinde istenen
vasfa ulaştım. Mahviyyet, fena ve beka hallerine kavuştum.
Büyüklerin tarif ettiği maksada, sırr-ı tevhide yükseldim.
Nur Muhammed Bedayuni, benim hallerime bakıp, bana karşı tevazu ile,
büyük bir sevgi ve alaka gösterdi. Bir gün, ikimiz karşı karşıya
otururken; "İki güneş karşı karşıya gelmiş, birinin nurundan diğeri
görülmüyor. Eğer taliplerin terbiyesine yönelsen âlem nurlanır"
buyurdu. Yine bir gün bana; "Sende Allahü teâlâya ve Resulüne karşı
muhabbet yüksek derecededir. Bizim yolumuz, senin teveccühlerin ile
yayılacak. Sana Şemseddin Habibullah ismi verildi" buyurdu ve
talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini bana havale etti.
Hocam Seyyid Nur Muhammed Bedayuni'nin sohbetine dört sene devam
ettim. Sonra bana icazet verdi. Bana Ehl-i sünnet itikadı üzere
olmamı, sünnet-i seniyyeye uymamı ve bid’atlerden sakınmamı vasiyet
etti.
Hocası Seyyid Nur Muhammed'in vefatından sonra, insanları irşada ve
doğru yolu anlatmaya başladı. Derslerine, sohbetlerine âlimler,
amirler, veliler ve halk devam edip ondan feyz aldılar. Mir
Müsliman, Senaullah Pani-püti, Gulam Kaki, Seyyid Âlimullah, Seyyid
Abdullah Dehlevi gibi büyük âlimler ve veliler yetiştirdi.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyurdu ki:
"Allahü teâlâ bize en olgun aklı, doğru ve keskin görüşü ihsan etti.
Saltanat işlerinin idaresi ve memleketin nizamı hususunda, herkesin
haline uygun en güzel usulü öğrenmiş idim. Bunun için zamanın meşhur
devlet adamları, alacakları silahları ve diğer mühim şeyleri bizden
sorar ve bizden aldıkları cevaba göre hareket ederlerdi."
Yine şöyle buyurmuştur:
"Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle yetiştikten sonra bende
öyle bir hâl hasıl oldu ki, bir bakışla herkesin ne olduğunu ve
kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun nuruyla insanların saadet
veya şekavet, (Cennet veya Cehennem) ehli olduğunu, alınlarından
okurdum."
Nevvab Han Firuzcenk, Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerini, soğuğu
şiddetli bir kış gününde, üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu
halini görünce ağladı. Yanında bulunan adamlarından birine; "Biz ne
bedbaht insanız ki büyüklerimizden bir zat hediye kabul etmiyor ve
ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz" dedi. Bu hadise üzerine
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri; "Biz, zenginlerden bir şey kabul
etmemeye, almamaya kararlıyız. Hayat güneşimiz batmaya yüz tuttu,
ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabul etmedik" buyurdu. Sonra
Nevvab Han Firuzcenk, otuz bin rubiyye para hediye etmek istedi.
Kabul buyurmadı ve; "Biz sizin servetinizin yiyicisi değiliz, onu
fakirlere dağıtınız" dedi.
Yine Afgan serdarlarından biri, eşrefi denilen üç yüz altın
göndermişti. Bunu da kabul buyurmayıp; "Her ne kadar hediyeyi kabul
etmek lazımsa da, mutlaka kabul etmek lazım olduğuna dair bir emir
yoktur. Bize kendi talebelerimiz, ihlas ve ihtiyatla, haram
karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları hediyeleri
getiriyorlar, onları bile kabul etmiyoruz. Kaldı ki, ümeranın ve
zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helalden hazırlanmış olduğu
şüpheli olanları hiç kabul etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır.
Kıyamet günü onun hesabını vermek zordur. İmam-ı Tirmizi'nin, Ebu
Berze'den getirerek yazdığı hadis-i şerifte Peygamber efendimiz
buyurdu ki: "Kıyamet günü herkes, dört suale cevap vermedikçe
hesaptan kurtulamayacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl
amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı.
Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı." Bunun için çok
dikkat etmek lazımdır" buyurdu.
Mazhar-ı Can-ı Canan'a yine devlet adamlarından biri Hindistan'ın
meşhur meyvesi olan "Enbe"den (Hint kirazı) bir miktar hediye
göndermiş ve kabul etmesi için de çok yalvarmıştı. Bunun üzerine iki
tane "Enbe" alıp gerisini iade etmiş ve; "Bu fakirin gönlü, bunları
kabul etmek istemiyor" buyurmuştu. Biraz sonra huzuruna bir bahçe
sahibi gelip; "Falan emir, size gönderdiği enbeleri bizden zulüm ile
alıp size hediye etti" dedi. Bunun üzerine mazlumun hakkının
verilerek, himaye edilmesini söyledi. Sonra da; "Sübhanallah, onun
getirdiği bu yiyecek bizim batınımıza zararlı oldu" buyurdu. Ondan
sonra da malı şüpheli kimselerin ikramını hiç kabul etmedi. Yine bu
hadise üzerine; "Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan
zenginlerin ikram ettiği yiyeceklerdir. Hatta fakirlerin ikramları
da şüphelidir. Çünkü onlar da, bu yemekleri hazırlamak için,
kazançları şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar" buyurdu.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalı, taat ve
ibadetin nurunu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli,
sabır ve kanaatı seçmeli. Teslimiyeti ve rızayı seciye haline
getirmelidir. Resulullah efendimizin; "Allahım! Âl-i Muhammed'in
rızkını kâfi gelecek kadar kıl" buyurduğu duasına uygun olarak,
insan için lazım olan şeyleri yeteri kadar istemelidir.
Eshab-ı kiram da böyle dua ederdi. İsrafa düşürecek kadar zengin;
sıkıntıya, borca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. Kulluk
vazifesini yerine getirip, ölüme hazır beklemeli, gönlü başka
arzulara bağlamamalıdır. Ölüm, ilahi bir hediyedir. Allahü teâlâya
kavuşmak ve Resulullah efendimizin didarını, mübarek yüzünü
görmektir.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, hocalarına büyük bir muhabbet ve
ihlas ile bağlıydı. Bilhassa İmam-ı Rabbani hazretlerine derin bir
muhabbeti vardı. "Her neye kavuşmuşsam, hocalarıma olan muhabbetim
sebebiyle kavuştum. Kulun amelleri nedir ki, Allahü teâlânın
rızasına kavuştursun! Fakat Allahü teâlânın rızasına kavuşmuş ve
makbul kullarından olan zatları sevmek, onlara muhabbet beslemek,
Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için en kuvvetli vasıtadır"
buyurdu.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri şöyle anlatmıştır:
"Bir defa cihanın süsü ve kâinatın serveri olan Peygamber efendimizi
rüyada görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar
yakındık ki, mübarek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım.
Serhend büyüğünün oğulları, yani İmam-ı Rabbani hazretlerinin evladı
da orada idiler. Resulullah, onlardan birine su getirmesini emir
buyurdu. Fakir; "Ya Resulallah, onlar benim pirimin evladıdır" diye
arzettim. "Onlar bizim sözümüzü tutarlar" buyurdu. Onlardan
bir aziz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; "Ya Resulallah,
hazretiniz Müceddid-i elf-i sani hakkında ne buyurursunuz?" diye
arzettim. "Ümmetimde onun bir benzeri yoktur" buyurdu. "Ya
Resulallah! İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat'ı, mübarek
nazarlarınızdan geçti mi?" dedim. Buyurdu ki: "Eğer ondan
hatırladığın bir yer varsa oku!" Ben de, İmam-ı Rabbani
hazretlerinin bazı mektuplarında geçen ve Allahü teâlâ için; "O,
vera-ül-vera sonra yine vera-ül-vera'dır, yani Allahü teâlâ
ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O
değildir" buyurduğunu okudum. Resulullah efendimiz bunu çok
beğendi ve; "Tekrar oku!" buyurunca, tekrar okudum. Bu
ifadeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devam etti.
Ben gördüğüm bu rüyada, Resulullah efendimizin mübarek nefesinin ve
sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nur ve huzur içinde buldum.
Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyanın
bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım."
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, şehid olarak vefat etti. Vefatından
birkaç gün önce, bu fani dünyadan gitme zamanının geldiği ve Allahü
teâlâya kavuşacağı için bambaşka bir aşk ve şevk içindeydi. O
günlerde ibadet ve taatlarını daha da artırmıştı. Bir taraftan da
talebeleri ve sevenleri akın akın sohbetine geliyorlardı. Sohbetleri
ve murakabeleri büyük bir huzur hali içinde geçiyordu. Sohbetleri
sırasında huzurunda toplananlar yüz kişiden ziyade olur, bereketlere
ve feyzlere kavuşurlardı. Vefatının yaklaştığı günlerde
talebelerinden Molla Nesim, memleketine gidip dönmek üzere izin
istediğinde, bu talebesine; "Artık seninle bir daha görüşeceğimiz
malum değildir" buyurdu. Bu sözleriyle vefat edeceğine işaret
etmişti. Bunu işiten talebeleri ağlaşmaya başlayıp gözyaşlarını
tutamadılar. Yine vefatının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla
Abdürrezzak'a yazdığı bir mektupta; "Ömrüm seksen yaşını geçti.
Ecelim yaklaştı. Bize hayır duada bulun" diye yazmıştı. Bu sıralarda
talebelerinden diğerlerine yazdığı mektuplarında da aynı şekilde
işaret etmiştir.
Yine vefatının yaklaştığı günlerde kavuştuğu nimetleri dile
getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu: "Kalbimden her ne geçtiyse ve
her ne nimete kavuşmak istediysem, Allahü teâlâ onları bana ihsan
etti. Beni İslam-ı hakiki ile şereflendirdi ve çok ilim ihsan etti.
Salih amel üzere istikamet verdi. Büyüklerin tasavvuf yolunda
bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf, tasarruf ve keramet ihsan
etti. Beni dünyaya düşkün olmaktan ve dünyaya düşkün olanlardan da
uzak eyledi. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmakta, yüksek derece olan
şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocalarımın, mürşidlerimin çoğu
şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım,
vücudum zayıf düştü. Cihad edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak
gücüm, takatim kalmadı. Ölümü sevmeyen, istemeyenlere şaşılır. Ölüm
Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir."
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri böylece, şehitlik derecesine
kavuşmayı çok arzu ettiğini dile getirmişti. Ömrünün son günlerini
yaşadığı sıralarda huzuruna gelip gidenler iyice artmıştı. 1781
senesinin Muharrem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde
pek çok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri
girmek istiyorlardı. Nihayet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol
ve Mecusi idiler. Huzuruna girince, Mazhar-ı Can-ı Canan sen misin?"
dediler. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri de; "Evet benim" buyurdu.
Meğer bunlar Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerine kastedip, öldürmek
üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücum edip hançer vurmaya
başladı. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isabet etmiş,
ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı.
Durumdan haberdar olan Nevvab Necef Han, sabah erkenden frenk bir
tabip gönderdi. Tabibe; "Çabuk gidip bu mübarek zatı tedavi et, onu
yaralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın" dedi. Frenk tabip gidip
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp
kasden Nevvab Necef Hana; "İyileşip kurtulur, başka tabip göndermeye
lüzum yok" dedi. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu yaralı haliyle
üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün, Cuma
günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fatiha-i şerifi okudu. İkindi
vaktinde; "Günün bitmesine kaç saat vardır?" buyurdu. Dört saat
vardır dediler. O gün hem Cuma, hem de Aşure günü idi. Akşam olunca
üç defa derin nefes aldı ve şehid olarak vefat etti.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, İslamiyet’in yayılması ve
insanların hakiki saadete kavuşmaları için çok üstün hizmetler
yapmıştır. Her biri üstün birer cevher olan kıymetli zatlar
yetiştirmiş ve onları insanlara rehberlik yapmakla
vazifelendirmiştir. Talebeleri de bulundukları yerlerde insanlara
İslamiyet’i öğretmişler, imanlarının vicdanileşmesini
sağlamışlardır. Böylece her biri bulunduğu yerde İslamiyete
uyulmasına, güzel ahlakın yayılmasına ve insanların birbirlerine
karşı iyi muamelede bulunmalarını sağlamışlardır. Onları tanıyıp
seven insanlar, onların sebebiyle temiz bir hayat yaşamak ve saadete
kavuşmakla şereflenmişlerdir.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyurdu ki:
"Her kim ki dünyaya düşkün olanlar arasına karışırsa, sohbetin
bereketlerine ve tasavvufun nurlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyaya
düşkün olanlar arasına ihtiyaç olduğu kadar karışır ve halis niyetle
ve batıni nisbetini muhafaza ederek aralarında bulunursa zararı
yoktur."
"Dünya melundur ve dünyada olan şeylerden Allah için yapılmayanlar
da melundur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünya sevgisi bir araya
gelmez. Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için masivayı yani Allahü
teâlâdan başka her şeyi ve bütün maksatları terk etmek lazımdır."
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin kendi eshabına, talebelerine
nasihatleri şöyledir:
"Takvanın ve veranın, haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın
yolu, Resulullah efendimize mütabeat yani tam uymak ve onun
bildirdiklerini candan kabul etmektir. Kendi halinizi, ehli sünnette
bildirilen hususlar ile karşılaştırınız. Eğer haliniz, ehl-i
sünnette bildirilen hususlara yani dinin emirlerine uygun ise
makbuldür. Uygun değilse merduddur, reddedilecektir. Dünya ve ahiret
saadetlerine kavuşmak için, ehl-i sünnet vel cemaat itikadı üzere
olmak lazımdır."
Dünya metaı pek azdır
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri kemal derecede zühd ve tevekkül
sahibiydi. Dünyadan ve dünyaya düşkün olanlardan son derece
sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabul etmezdi.
Kabul ettiği çok nadir olurdu. Zamanın padişahı Muhammed Şah, veziri
Kameruddin Han ile Mirza Can-ı Canan'a haber gönderip, şöyle dedi:
"Allahü teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki, hatırlarından her ne
geçerse hediye olarak göndeririz, yeter ki istesinler." Mazhar-ı
Can-ı Canan hazretleri bu teklif üzerine şu cevabı verdi: "Allahü
teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen; "...Onlara şöyle de; dünyanın
metaı pek azdır..." (Nisa suresi: 77) buyurarak dünyanın yedi
iklimindeki mal ve mülkün az bir şey olduğunu bildirdi. Az bir şey
olan bu yedi iklimden biri de Hindistan olup, o da senin elinde
bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esası
ise, ondan uzak durmaktır."
Yine o havalinin devlet adamlarından biri, Mazhar-ı Can-ı Canan
hazretleri için bir dergah yaptırdı ve bütün dervişlerin ihtiyacını
da karşılayacağını bildirerek kabul etmeleri için arzetti. Fakat
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri kabul etmedi ve; "Bizim için her yer
birdir. Allahü teâlânın indinde herkesin rızkı takdir edilmiştir.
Vakti gelince herkes rızkına kavuşur. Dervişlerin hazinesi sabır ve
kanaat olup, bu kâfidir" buyurdu.
Hakiki ilaç
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin seksen yedi mektubu ve
melfuzatı, Kelimat-ı Tayyibat denilen kitapta vardır. Mektuplarından
biri:
"Kardeşim, zamanımız talebesinin zayıflığından, evliyadan keşf ve
keramet istediklerinden ve birinci asrı göz önünde tutmadıklarından
bahseden mektubunuz geldi. Biliniz ki, başka şeyhlere meyli olan
sefihleri, akılsız kimseleri talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve
muhlis kimselerden, bu işe talip olanları kabul etmelidir.
Üzülmeyiniz. Allahü teâlâ hakiki hakimdir. Al-i İmran suresi 31.
âyetinde mealen; "Ey Habibim! Onlara de ki, eğer Allah’ı
seviyorsanız, bana tâbi olunuz. Allah da sizi sever"
buyurulması, bütün yollardaki saliklerin, talebelerin maksadı olan
Allahü teâlânın sevgisini ve rızasını kazanmayı, Peygamber
efendimize tâbi olmaya bağlı kıldı. O mütehassıs doktor, kulları
gaflet ve günah hastalıklarından kurtarmak için, ilaç ve perhiz
yerinde olan emir ve yasakları gönderdi. Bu reçeteyi tatbik edip,
uygun ilaçları alan, perhize riayet eden sıhhat ve şifa bulur.
Kaçınan kendini ziyan ve telef etmiş olur.
Bu reçetenin bir sureti, bir de hakikati vardır. Sureti ile avam
müslümanları hareket eder. Bu da, itikadını düzelttikten sonra dine
uygun olarak amel edip, emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da
Cennetin nimetleri ve Cehennemden kurtulmaktır. Hakikati ise
havassa, seçkinlere mahsus olup, kalblerin nurlanması, parlaması ve
nefslerin tezkiyesi, temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan suret
bulunmakla beraber, riyazet ve mücahedelerde de vardır. Burada ele
geçen, tecelli ve keşflerdir. Surete iman ve İslam, hakikate ise
ihsan denir. Nitekim Hadis-i şerifte; "İhsan; Rabbine, onu görür
gibi ibadet etmendir" buyuruldu. Hakikatsiz suret, derideki
hastalıklara çare bulmada, çıban ve yaralar üzerine konulan merhem
ve ilaçlar gibidir. Yarayı iyileştirir, çıbanı geçirir. Elbette
faydasız değildir. Hakikatin ise, suretsiz hiç faydası yoktur. Belki
o hakikat değil, mekr-i ilahidir. Bundan Allahü teâlâya sığınırız.
Hakikat, temizlemek, yani hastalıklı, mikroplu, bozuk maddeleri
çıkarıp atmak gibidir. Çünkü yerinde kalırlarsa, yine hasta
edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak, büsbütün şifa bulmak, bu iki
tedavinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu açıklamadan, Peygamber
efendimizin tedavisinin, Eshab-ı kiramın tabiatlarında nasıl sıhhat
ve şifa tesirleri yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Muhakkak ki, o
tedavi ve ilaç, Allahü teâlâyı çok sevmek, bütün gayretiyle
Resulullaha tâbi olmak, taat ve ibadetlerden lezzet duymak ve
günahları çirkin görüp, nefret etmekten başkası değildi. Bu da
onlarda kalblerin huzuru ve nefslerin temizlenmesi tesirini
yapıyordu. Resul-i ekremin bereketli sohbeti ve İslamiyet
reçetesinin tatbiki ile, bu mertebelere pek kısa zamanda, belki bir
anda kavuşuyorlardı. Onlar, daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve
mevacidlerden ziyade, suret ve hakikate son derece riayet ve ihtimam
gösterip, hakikati koruyan sureti muhafaza edip, keşf ve keramete
itina göstermediler. Bunları kemalin, olgunluğun icap ve
şartlarından saymadılar.
O halde, tam sıhhate kavuşmak isteyen bir talip, Resulullahın
sünnetine uymayı, bütün riyazet ve mücahedelerden üstün ve buna ait
olan nur ve bereketleri, bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün
zevk ve mevacidlere, batın cemiyyeti ve devamlı huzur yanında değer
vermemeli ve bu öz ve hakikatlerin elde edilmesine sebep olan
büyüğü, Resulullah efendimizin vekili bilmeli, ona canla başla
hizmet edip, bu yolda, çocuklar gibi, ele geçen ceviz-meviz gibi
şeylerle, tatlı olsa da, yetinmemelidir.
Fıkıh bilgilerini öğretiniz. Fıkıhsız din olmaz. Ehl-i sünnet
itikadını öğretmeye, yaymaya pek ehemmiyet veriniz. Her şeyinizde
Allahü teâlânın habibi olan Peygamber efendimize ittibaya, uymaya
gayret ediniz. Çünkü Allahü teâlâ habibine uyanları çok sever." (21.
mektup |
|