|
Seyyid Taha-yı Hakkâri |
|
Seyyid Taha-yı Hakkâri hazretleri, Anadolu'da yaşayan büyük
velilerdendir. Silsile-i aliyyenin otuz birincisidir. Peygamber
efendimizin neslinden olup Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin
on birinci torunudur. Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin
halifelerindendir. 1853 yılında Şemdinli yakınındaki Nehri'de vefat
etti. Kabri orada olup ziyaret edilmekte, feyz ve bereketlerinden
istifade olunmaktadır.
Asil ve temiz bir aileye mensup olan Seyyid Taha-i Hakkari'de
çocukluğunda büyüklük ve olgunluk halleri görülür, zeka, istidat,
vakar ve heybeti ile herkesin dikkatini çekerdi. Onu her gören
ilerde pek büyük bir zat olacağını söylerdi. Küçük yaşta Kur'an-ı
kerimi hatmetti ve ezberledi. Sonra ilim tahsiline başladı.
Süleymaniye, Kerkük, Irak, Erbil, Bağdat gibi ilim merkezlerine
giderek şöhretli âlimlerden, tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri
ilimleri, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrendi.
Seyyid Taha, daha ilim talebesi iken, bir gün Bağdat'a yakın bir
yerde, çok küçük bir akarsudan abdest alıyordu. Arkadaşları; "Bu su
çok azdır, bununla abdest olmaz" deyince; "Bu, ma-i caridir, yani
akar sudur. Dinimizde bununla abdeste izin vardır. Siz ilim
talebesisiniz, bunları bilirsiniz. Sonra bu suda balık bile yaşar"
buyurdu ve elini orada biriken su birikintisine sokup çıkardı.
Arkadaşlarına uzatarak; "Bakın bu suda kocaman balıklar
yaşamaktadır" deyip elindeki balığı gösterdi. Bu büyük kerameti
gören arkadaşları; "Bundan sonra sen ne yaparsan yap, bir daha sana
itiraz etmeyeceğiz" dediler.
Hicri on üçüncü asrın kutbu olan Mevlana Halid, Hindistan'a giderek,
Gulam Ali Abdullah Dehlevi'nin huzuru ile şereflenip, layık ve
müstahak oldukları fazilet ve kemalatı aldı. Sonra, Allahü teâlânın
kullarına doğru yolu gösterip Hakk'a kavuşturmak için vatanına
döndü. Her taraf, Mevlana'nın kalbinden saçılan nurlarla
aydınlanmaya başladı. Bu sırada arkadaşı olan Seyyid Abdullah da
Süleymaniye'de bulunan Mevlana'yı ziyarete gitti. Sohbetinde
bulunarak, kemale geldi ve halife-i ekmeli yani en olgun halifesi
oldu. Mevlana Halid-i Bağdadi'ye, biraderinin oğlu Seyyid Taha'nın,
harikulade ve yüksek istidadını anlattı. Mevlana Halid-i Bağdadi
hazretleri de, bir daha gelişinde, onu beraberinde getirmesini emir
buyurdu. Seyyid Abdullah, ikinci ziyaretlerinde yeğeni Seyyid
Taha'yı da götürdü. Mevlana hazretleri, Bağdat'ta Seyyid Taha'yı
görür görmez, Abdülkadir Geylani hazretlerinin kabr-i şerifine
gidip, istihare etmesini emretti. Seyyid Taha da kabre gidip
istihare etti. Ceddi Abdülkadir Geylani hazretleri, “Mevlana Halid,
zamanının âlimi, evliyanın büyüğüdür. Hemen ona git, teslim ol, onun
emrine gir” buyurdu.
Seyyid Taha, büyük dedesi Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin
manevi emri ve izni üzerine, Mevlana'nın huzuruna geldi. Bu öyle bir
gelişti ki, pek az kimselere nasip olmuş, nasıl ve neler elde ederek
gideceği, bu başlangıç ve gelişten belli oluyordu. Mevlana, Seyyid
Taha'nın yetişmesine, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı,
kalblerin düşünemediği makamlara erişmesine himmet gösterip yardım
etti. İleride zamanın en büyük âlim ve velisi olacak tarzda, ihtimam
ve ciddiyetle onu terbiye etti. Riyazet ve mücahedesinde hiç
eksiklik etmedi.
Mevlana Halid hazretleri, yetiştirme ve terbiye esnasında, Seyyid
Taha'ya dağdan taş getirtirdi. Bu hâl, talebeleri arasında,
taaccüble karşılanır; "Hocamız Mevlana, Resulullahın Ehl-i beytine
çok fazla bağlı olduğu halde, Seyyid hazretlerini dağa
göndermesindeki hikmet nedir?" derlerdi. Hazret-i Mevlana ise, bu
hususta konuşmaz sükut ederdi.
Seyyid Taha hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadi'nin yanında seksen
gün kaldıktan sonra, velilikte pek yüksek derecelere kavuştu. Keşf
ve keramet sahibi olarak hilafet-i mutlaka ile şereflendi.
Seyyid Taha hazretleri, hilafetle müşerref olup Berdesur'a hareket
edeceği zaman, Mevlana onu büyük bir cemaatle uğurladı. Vedadan
sonra, Seyyid Taha, Mevlana'nın ayrılmış olduğunu hissedip, atına
binmek istediğinde, üzenginin bir kimse tarafından tutulduğunu
anladı. Baktığında, üzengiye yapışan ve onu tutanın hocası Mevlana
olduğunu gördü. "Estağfirullah" deyip, geri çekildi. Mevlana, Seyyid
Taha hazretlerine hitaben; "Bir zaman nefsinin terbiyesi için size
dağdan taş getirtiyordum. Şimdi Resul-i ekremin Ehl-i beytine olan
bağlılığım sebebiyle üzengini benden başka kimse tutamaz. Siz de
bundan kaçınamazsınız" buyurdu. O da sıkılarak; "Emir edepten
üstündür" sözü gereğince ata bindi. Bir müddet binlerce âlim, salih,
talebe ve halkın katıldığı uğurlama merasimi ile yürüdü. Sonra,
Mevlana durdu. Elindeki dizginleri, Seyyid Taha'ya verip; "Bundan
sonra dizginlerin senin elindedir. Terbiye ve yetişmende kusur
etmedim. Cenab-ı Hak yardımcın, büyüklerin ruhları sığınağın olsun"
buyurdu. Taha-yı Hakkâri hazretleri Mevlana Halid-i Bağdadi'nin
halifesi olarak Berdesur'a geldi.
Amcası Seyyid Abdullah, Nehri'de talebe yetiştirmek ile meşgul iken,
oraya çok yakın olan Berdesur'a Seyyid Taha'nın da gönderilmiş
olmasının hikmetini anlayamayan birçokları; "Böyle iki büyük
halifenin bir yere gönderilmesinin sebebi nedir?" dediler. Fakat
bunu, kısa bir süre sonra Seyyid Abdullah vefat ettiğinde anladılar.
Bunun üzerine, oranın halkı tarafından Seyyid-i Büzürk (Büyük
Efendi) diye bilinen Seyyid Taha hazretleri, Nehri kasabasına gelip
irşada başladı. Burada kırk iki sene, ilim talebesine, Hak
aşıklarına ve Hakk'ı arayanlara ilim, feyz ve nur saçtı. Aşıklar,
uzaktan yakından pervane gibi bu irşad ve nur kaynağının etrafına
toplandılar.
Seyyid Taha'nın sohbetleri bereketiyle pek çok kimse Allahü teâlânın
rızasını kazandı. Onu gören müslim veya gayri müslim, o anda Allahü
teâlâyı hatırlardı.
İnkârcılardan ve bid’at sahiplerinden kaçınmak hususunda buyurdu ki:
"Münkirden (inkârcıdan) ve bid’at ehlinden aslandan kaçar gibi
kaçın! Münkirin ekmeğini yiyenin kalbi, zikre karşı kırk gün ölür.
Bu münkirler, Resulullahın zamanında olsalardı, ona iman
etmezlerdi."
Seyyid Taha hazretleri, vefa ve sadakatte Hz. Ebu Bekr-i Sıddık'ı,
şecaatte ve adalette Hz.Ömer'i, haya ve hilmde Hz. Osman'ı,
vilâyet-i kübrada Hz. Ali'yi (radıyallahü anhüm) temsil ederdi.
Tıpkı Resulullaha yakın Eshab-ı kiramdan birisi gibiydi.
Vakar ve heybetinden mübarek yüzüne bakılmazdı. Yüzündeki heybet
ışığı, on dördüncü gecedeki ay gibi gözleri kamaştırırdı. Alnı
geniş, kaşları gür, iki kaşları arası açık, mübarek gözleri siyah,
yüzleri yuvarlak, sakalı top, orta boylu bir nur parçası idi. Gönül
sahipleri görünce, ruhen aşık olurlardı. Sohbetlerinin ehli olanlar,
aşkla kendilerinden geçerlerdi. Nehri hududuna girildiğinde, feyz ve
muhabbet kokuları, akıllı olanları ve gönül sahiplerini istila
ederdi. Ziyaretçiler, abdestsiz olarak Nehri'ye giremezdi.
Seyyid Taha hazretleri, teheccüd namazını ekseriya bereketli evinde,
bazen kendi mescitlerinde eda ederlerdi. Kuşluk namazını daima
camide kılardı. Her gün medreseleri kontrol eder, müderris ve
talebelerin tahsillerini tetkik buyururdu. Müderrislerin müşkil
meselelerini hallederdi. Nehri, karınca yuvası gibi, daima salih
kişiler ve talebelerle dolu idi. Binlerce gönül sahibi feyz almak
için boyunlarını büküp, o dergaha akın ederlerdi. Gece-gündüz o
makamın, zikir, fikir, ibadet ve taatsız bir anı bulunmazdı. Seyyid
Taha hazretleri dergahı teşriflerinde, herkesin gönülleri, inci
saçılan dillerinden çıkacak sözlere bağlanırdı.
İkindi namazından sonra "Hatm-i hacegan-ı kebir", sonra imam-ı
Rabbani hazretlerinin Mektubat'ı okunurdu. Seyyid Fehim hazretleri
Nehri'de ise ona, yok ise, muhterem damatları ve halifeleri Seyyid
Abdülehad hazretlerine okuturlardı.
Bu arada bazı kelime veya cümle üzerinde yapılan geniş izahlar,
sohbetlerinin esasını teşkil ederdi. Nehri'de misafirlerden, faraza
sadrazam olsa dahi, akşamla yatsı arasında yemek fasılası yoktu. Bu
müddet zikir, fikir ve ibadetle geçirilirdi. Akşam yemeği, akşam
namazından önce yenirdi. Kendisini sevenlerden ve talebelerinden
kimseyi unutmazlar, herkesin halini genişçe sual buyururlardı. Kimin
bir sıkıntısı olursa, hemen gidermeye çalışırlardı. Sıla-i rahme,
akraba ziyaretine ehemmiyet verir, muhtaç olanların ihtiyaçlarını
karşılardı. Hocasının tavsiyelerine uyarak devlet adamlarıyla temas
buyurmazlar, ancak bazı müslümanların zararını önlemek üzere mektup
yazarlardı. Halbuki başta Sultan Abdülmecid Han olmak üzere, bütün
devlet adamları her emirlerine amade ve hazırdı.
Seyyid Taha-i Hakkari'nin pek çok kerametleri vardır.
Bir gece, hırsız, Seyyid Taha hazretlerinin anbarına girip bir çuval
un almak istemişti. Çuvalı doldurdu, fakat kaldıramadı. Yarıya kadar
boşalttı, yine kaldıramadı. Biraz daha boşalttı. Yine kaldırıp
götüremedi. O sırada, Seyyid Taha hazretleri anbara geldi ve; "Ne o,
çuvalı kaldıramıyor musun? Yardım edeyim" deyince, hırsız, donakalıp
bir şey diyemedi. Seyyid hazretleri çuvalı kaldırıp, hırsızın
sırtına verdikten sonra; "Bunu al git, bizim adamlarımız görmesin,
belki canını yakarlar. Bir daha ihtiyacın olursa, anbara değil, bize
gel!" buyurduğunda hırsız, tevbe edip, sadık talebelerinden oldu.
Hocası Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, kendisine yazdığı bir
mektubunda buyurdu ki: "Allahü teâlâ kalbimin sevgilisi Seyyid
Taha'yı fena ve beka makamlarının nihayetine kavuşturmakla
şereflendirsin. Bu fakire muhabbet ve ihlas bağı ile bağlılığınızı
bildiren mektubunuz geldi. Yüksek Nakşibendiye yoluna hizmet için
çalıştığınız ve Kur'an-ı kerimi bir usul ile hatmetme haberinize çok
sevindik. İhlaslı olmak şartı ile insanlar sizin vasıtanızla Allahü
teâlâya ibadet etmek, Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine
uymak gibi her ne yaparlarsa onların kazandığı sevap kadar sizin de
amel defterinize yazılacaktır. "İyi bir çığır açan müslüman
kimseye, açtığı o çığırın sevabı verileceği gibi, o yolda gidenlerin
sevabı da verilir. Bununla beraber onların sevabından da hiçbir şey
eksilmez" hadis-i şerifi bu sözümüze açık delildir. Allahü
teâlânın selamı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. Kulların en
zayıfı Halid-i Nakşibendi."
Seyyid Taha hazretleri, talebesi Seyyid Sıbgatullah Arvasi'ye
yazdıkları Farisi bir mektupta şöyle buyuruyor: "İki şeyi muhafaza
etmek lazımdır. Bunlar; dinin sahibine son derece bağlılık ve
hocasına ihlas ve muhabbet üzere olmak. Bu iki şey olunca, ne
verilirse nimettir. Bu ikisi kuvvetli olup, başka bir şey
verilmezse, hiç üzülmemelidir. Sonunda verilecektir. Eğer, Allah
korusun, bu iki şeyden birinde halel ve sakatlık olursa, bununla
birlikte haller ve zevkler bulunsa da, bunları istidrac bilmeli,
kendinin haraplığı görmelidir. Doğru yol budur. Allahü teâlâ
muvaffak eylesin!"
Irak'tan iki seyyid genç, altı katırı hediyelerle yükleyip, Nehri'ye,
Seyyid Taha hazretlerine getirmek için yola çıktılar. Harunan
Köyünden geçerken, Seyyid Taha hazretlerinin büyüklüğünü inkâr eden
Musa Bey adındaki zat, katırları yükleri ile birlikte gasbetti.
Gençler ağlayarak Nehri'ye gelip Seyyid Taha hazretlerini haberdar
ettiler. Seyyid Taha, Musa Beye haber gönderip; "Bu katırların
yükleri bana ait olduğundan, yükler senin olsun. Bu gençler
seyyiddirler. Onlara merhamet et, katırlarını teslim et" buyurdu.
Musa Bey emirlerini dinlemedi, katırları vermedi. İkinci defa haber
gönderip; "Benim namıma ve hatırıma versin" buyurdu. Buna da karşı
çıkınca, Seyyid Taha büyük hiddetle; "Cuma gecesi gelsin de o
vermesin görelim" buyurdu. Cuma gecesi, Nehri'den, talebeler gidip,
neticeyi öğrenmek için nöbet beklediler. Meğer Bey, divanhanesinde
kendine tâbi olanlarla oturmuş, Seyyid Taha'nın evliyalığını inkâr
hususunda konuşuyormuş.
Bu fısk meclisinin bitişinden sonra, yatak odasına girip yatağına
uzanırken, midesine bir ağrı girerek. "Karnım!.. karnım!.." diye
bağırarak can vermiş. Vaziyeti anlayan dokuz oğlu hemen Nehri'ye
gelip, katırları yükleri ile birlikte teslim ederek Seyyid Taha'ya
sığındılar. "Lütfen, merhameten babamızın defin merasiminde bulunup,
dua buyurunuz" dediler. Onlara cevaben; "Benim bulunmam, ona bir
menfaat sağlamaz" buyurdu. Çocukları çok ısrar ettiler. Hazret-i
Seyyid nihayet kalkıp, cenazeye gitti. Cenazenin kapkara olduğu
görüldü. Definden sonra, Seyyid Taha; "Benim gelişimden zerre kadar
menfaatlenmedi" buyurdu. Cenab-ı Hak, bir seyyide hakaret etmenin
onu üzmenin cezasını verdi. Bunu herkes açıkça gördü.
Van'ın Gürpınar kazasından bir zat, Nehri'ye gidip, Seyyid Taha'ya
talebe olmak istedi. Kabul edilince de geri dönüp evine geldi.
Talebe olduktan birkaç gün sonra, hayvanlarının bir kısmını kurt
kaparak telef etti. Şeytan; "Bu hocaya bağlanmak sana yaramadı,
uğursuz geldi" diye vesvese verdi. O talebe nihayet Seyyid Taha
hazretlerinin daha önce kendisine hediye ettiği tesbihi kendisine
verilmesi için Köse Halifeye iade etti. Maksadı hocasından
ayrılmaktı. Tesbih, Seyyid Taha'ya takdim edildiğinde, tebessüm
buyurdu. Aradan aylar geçmişti. Seyyid Taha hazretleri, bir gün öğle
vakti namaza kalkarken, birden mübarek ellerini uzatıp; "Def ol, ya
lain!" buyurup namaza başladılar. Namazdan sonra Halife Köse;
"Efendim, mübarek ellerinizi uzatmadaki hikmet ne idi?" diye sual
etti. O da; "Gürpınar'da bir müslüman sekeratta iken, şeytan
aleyhillane imansız gitmesine çalışıyordu. Büyüklerin bereketiyle
defedildi. Adam imanla vefat etti" buyurdu. Halife Köse; "Tesbihi
iade eden olmasın?" dedi. "Evet, odur" buyurdu. "Efendim, neden
yardım ettiniz, o edepsizlik edip hediyenizi iade etmişti" deyince
de; "Olsun, bir zaman bizi azcık sevmişti" buyurdular.
Seyyid Taha hazretleri, kendisini Mevlana Halid-i Bağdadi'ye götüren
veli-nimeti amcası Seyyid Abdullah hazretlerine, bu büyük nimetin
şükrü olarak, hep hürmet ve hizmet etti. Onu hep iyilikle andı ve
ruhuna pek çok sevaplar hediye etti. Ayrıca buyurdu ki: "Vefat
ettiğimde benim kabrimi kabristanın en üst tarafına yapınız ki, sırf
beni ziyarete gelenler, amcam Abdullah hazretlerinin kabrine uğramak
mecburiyetinde kalsınlar. Onu da ziyaret ederek mübarek ruhuna
sevaplar hediye etsinler." (O kabristanın bir yolu vardı. Seyyid
Abdullah'ın kabri girişte idi. Seyyid Taha hazretlerinin kabrine
gitmek isteyenin Seyyid Abdullah'ın kabrinin yanından geçmesi
lazımdır.)
Bir gün Seyyid Taha hazretleri Seyyid Sıbgatullah'a buyurdular ki:
"Molla Sıbgatullah! Üstada muhabbet ve onunla sohbet, her şeyden
üstündür. Çünkü üstad, kemal mertebelerinin en yükseğine kavuşturmak
ve ona marifetleri vermekle, talebesinin hastalıklarını izale eder,
giderir."
Yine şöyle buyurdu:
"Şah-ı Nakşibend hazretleri, yolunun esasını Eshab-ı kiramın yolu
üzere kurdu. Onlar Resulullahın muhabbeti ile yetindikleri gibi,
bize de, üstada muhabbet yeter."
Bir halifesine şöyle buyurdu:
"Halka önce işaretle muamele et, bu fayda vermezse ibare ile (söz
ile) söyle. Bu da fayda vermezse, ondan yüz çevir. Sen birinden
yüzünü çevirirsen, Resulullaha kadar bütün "Silsile-i aliyye"
büyükleri ondan yüz çevirir."
Çeşitli zamanlardaki sohbetleri sırasında buyurdu ki:
"Amellerinizi ucb (kendini beğenmek, ibadeti kendinden bilmek) ile
örtüp yok etmeyiniz."
"Bizim yolumuzdaki yolcuların faydaları ana ve babalarına da
ulaşır."
Taha-yı Hakkâri hazretleri Nehri'de kaldığı kırk iki sene içinde
İslamiyet’in emir ve yasaklarını insanlara anlatarak onların dünya
ve ahirette kurtuluşları için çalıştı. Bütün hocaları gibi İslam’ın
güzel ahlakını yaydı. Siyasete karışmadı. Pek çok veli yetiştirip
onlara hilafet verdi. İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmakla
vazifelendirdi. Halifelerinin en meşhurları; biraderi Seyyid
Muhammed Salih, Seyyid Sıbgatullah Arvasi, Seyyid Fehim Arvasi’dir.
Bunlardan başka halifeleri de vardır.
Seyyid Taha-i Hakkari hazretleri 1852 senesinde bir ikindi vakti,
Haram Çeşmesi denilen ağaçlık bir mevkide talebeleri ile sohbet
ediyordu. Sohbet anında kendisine iki mektup arzedildi. Bunları
kıymetli damadı Abdülehad Efendiye okuttuktan sonra; "Abdülehad!
Şöhret afettir. Artık bizim dünyadan gitmemizin zamanı geldi"
buyurdu. Abdülehad da; "Aman Efendim, Şam'dan gelen bu iki mektup
nedir ki?" dedi. O gün sohbetten sonra hane-i saadetlerine gitti ve
orada hastalandı. On bir gün hasta yattı. Hastalığının ağır olmasına
rağmen namazlarını mümkün olduğu kadar ayakta kılmaya çalıştı.
Hastalığının on ikinci, Cumartesi günü talebeleri ve yakınları ile
helalleşti, vedalaştı, vasiyetini bildirdi. Kardeşi Seyyid Salih
hazretlerini çağırttı. Onun için; "Biraderim Salih, kâmil, olgun bir
velidir. Herkesin başı onun eteği altındadır" buyurdu. Yerine
kardeşi Salih hazretlerini halife bıraktı. İkindi vaktinde,
talebelerinin Yasin-i şerif tilavetleri arasında, mübarek ruhunu
Kelime-i tevhid getirerek teslim eyledi.
Kabri Nehri'dedir. Onu seven aşıkları, uzak yerlerden gelerek,
mübarek kabrinden yayılan nurlardan, feyzlerden istifade etmekte,
bereketlenmektedirler.
Senin aradığın şey bu kapıda yoktur
Musul taraflarında şeyhlik iddiasında bulunan bir kimse,
talebesinden birini Seyyid Taha hazretlerinin yanına gönderdi ve; "Seyyid
Taha'ya, sünnete uymayan bir iş işletmeden, buraya dönme!" dedi. O
da kalkıp Nehri'ye geldi. Bir ikindi namazından sonra, Seyyid Taha
hazretlerinin mescidin kapısında duran ayakkabılarından sol
ayağınınkini uzağa koydu. Bununla mescitten sağ ayakla çıkmasını ve
sünnete uygun olmayan bir iş yapmasını düşünmüştü. Fakat Seyyid Taha
hazretleri, kalabalık içerisinde, o kişiye hitap edip; "Aldığın
ayakkabıyı yerine koy! Senin aradığın şey, bu kapıda yoktur"
buyurdu.
Baston ve dayak
Herki aşiretinden Molla Abdullah isminde bir müderris, iki
talebesi ile ziyaret için Nehri'ye giderken, çayın başında
oturdular. Molla Abdullah, talebelerine; "Herkes abdest alarak
Nehri'ye gider. Abdestsiz kimse gitmez. Ben bu adeti bozup, abdest
almadan gideceğim" dedi. Talebeleri; "Hocam, biz bu adeti
bozmayalım, abdest alıp da gidelim" dedilerse de, Hoca Efendi;
"Sanki bu dini bir hüküm müdür? Ben yapmam" dedi. Bu arada elini
yüzünü yıkarken, koltuğundan bastonu suya düştü. Elini uzatıp,
bastonu almak isterken, hikmet-i ilahi baston, onun başına, yüzüne
vurarak yüzünü gözünü kan içinde bıraktı. Sonra baston kayboldu. O
da, böyle söylediğine pişman oldu. Yaralarını sarıp, abdest aldı.
Nehri'ye gitti. Seyyid hazretlerinin dergahına girince, bastonu
duvarda asılı gördü. Gözleri bastona takılıp kalınca, Seyyid Taha
hazretleri; "Herhalde bu bastondan dayak yemişsiniz" buyurdu. Molla
Abdullah yaptıklarına pişman olup, tevbe etti, talebelerinden
olmakla şereflendi. |
|